Reha Erdemin yönetmenliğini yaptığı Beş Vakit filmi üzerine çok yazı yazıldı,çizildi, farkındayım. Bu da benim öğrenciyken Film Eleştirisi dersi kapsamında yazıp berbat bir not aldığım ama gene de saklamak istediğim yazımdır. :)
Görüntülerle anlam yaratma açısından oldukça zengin olan , panaromik çekimlerin,yakın planlardan ziyade genel planların kullanılışı, anlatılmak istenenin göstergeler ve semboller aracılığıyla verilmesi filmi oldukça durağan, izlemesi zor bir hale getirmiş. Eğlence amaçlı izleyenlerden çok sanatsal bir gözle izleyenler için yapılmış gibi.
Film, aileleleri tarafından çaresizleştirilen, ezilen, duygu ve hayal dünyaları yok sayılan üç çocuk etrafında dönüyor. Büyüme çağında, etrafını meraklı gözlerle izleyen ve muhakeme yapabilen, ebeveynlerinin anlayışsızlığı ve acımasızlığı altında ezilen çocuklar... Filmin ana konusunu daha filmin başında bir nine şu cümlelerle ifade eder: "Erkekler böyledir. Oğlancıkken iyi olurlar, baba olunca babalarına çekiverirler. Hepsinin içine tüküreyim". Bu cümle hem toplumda kemikleşmiş olan ataerkil yapıya, hemde kuşaktan kuşağa geçen yanlış ebeveyndavranışlarına bir göndermedir. Filmin ilerleyen bölümlerinde bu cümleyi daha iyi anlamaya başlarız. Özellikle babaların oğullarıyla olan ilişkilerindeki otoriterlik ve gene kendilerinin de bu otoriteye boyun eğişlerini görürüz. Bir sahnede Yakup az ilerisindeki dedesi ile babasına bakar. Bu sahnede babasının rolü değişmiştir. Babası, kendi babası karşısında küçük bir erkek çocuğu gibi durmaktadır. Bu sahnede Yakup yaşadığı durumun dedesinden miras olduğuna şahit olmaktadır. Şiddetin öğrenilen bir olgu olduğu aşikar. Çocuk, şiddeti aile pratiklerinden öğrenir ve ileriki yaşlarda bunu kendi çocuklarına aktarır.Ağırlıklı olarak Ömer in hikayesi üzerinden akan filmde Ömer,babasının ölümünü isteyecek kadar nefret doludur. Çeşmeden damlayan su ile Ömer in aynı karede olduğu sahneyi, içinde damlaya damlaya biriktirdiği öfke olarak yorumlayabiliriz.
Köy ahalisinin babalık figürüne yüklediği anlam da sorunludur. O sebeple asık suratlı, çocuklarıyla bir ilişkisi olmayan, azarlayan ve gerekirse döven babalar görürüz. Köy ahalisinden birinin, yetim çobanı dövdüğü için kendisine hesap soran köylüye "bende ona babalık ediverdim" diyerek kendisini köylü karşısında aklaması bu anlayışa güzel bir vurgudur. Öyle ya babalıktan anladıkları budur. Dönüp dolaşıp aynı noktaya geliriz. Yanlış anne- baba tutumlarının toplum tarafından kabulü ve kuşaktan kuşağa aktarılması filmin başından sonuna işlenmiştir.
Film, zaman kavramını işleyiş bakımından da farklı bir yol izlemiş. Mesela vakit kavramı ezan ve minare ekseninde; zamanın akışı, ay ve güneşin konumu ve bulutların akışı gibi doğal/dolaylı göstergelerle ifade edilmiş.
Bir diğer nokta ise çocukların hayvanların çiftleşme ve üreme olaylarına şahit oluşlarıdır. Hayatı bir nevi doğadan öğrenirler. Bu noktada sekanslar arasına serpiştirilmiş, anlamsızmış gibi duran, çocukların doğa ile iç içe çekilmiş görüntüleri (ya da ölmüşler gibi), onların yaşadıkları olumsuzlukların bir sonucu olarak ortaya çıkan "doğaya sığınma" isteklerinin bir ifadesi olabilir diye düşünüyorum.
2 Ocak 2014, 20:28


.jpg)

