30 Aralık 2025 Salı

Yıla Dair

Bugün yılın son günü ve ben bu yılı bir takvim yaprağı gibi değil, üst üste birikmiş anlar gibi hatırlıyorum. Çalışma masama oturduğum günler, yola çıktığım sabahlar, bir fincanın içinde çözülen sessizlikler; bir cümleyle durduğum, dağıldığım ya da toparlandığım anlar… Hepsi tek tek önemsiz görünüyor ama yan yana geldiklerinde bir hayatı parça parça inşa ediyorlar. 

Bu yıl bana ne öğretti vs gibi klişelere girmeyeceğim. Elbette insanın geçen her yıl ile beraber genişleyen ve daha da anlam kazanan bildikleri, kavradıkları şeyler var. İnsan büyük kararların, adımların değil küçük şeylerin, adımların insanın hayatında büyük anlamlar barındırdığını her geçen yıl daha çok fark ediyor. Ya da ben öyle düşünüyorum. Eski bir şarkının, bir şiirin, eski bir el alışkanlığıyla mayalanan yogurdun, pişirilen ekmeğin ya da turtanın kıymetini artıran ve hepsini yaşanan zamana mühürleyen şeyler... Bütün bunlar, dünyayı değil belki ama kendi içimi taşınabilir kılıyor.

Artık anlıyorum: yaşamak çoğu zaman cesur bir ilerleme değil, usul bir geri çekilme. Gürültüyü kapatıp pencerenin ardında bırakmak, kalemi kâğıda dayayıp bir süre hiçbir yere varmamaya izin vermek, hatıralarla didişmek yerine onlarla yan yana oturmayı öğrenmek.

Yeni yıla girerken dileğim herhangi bir şeyin değişmesi değil zira bu arzu özlemle yad ettiğim, çok ama çok geçmişte kalan tatlı bir hatıra gibi. İnsan gene de küçük temennileri belli zamanlarda sayıklamaktan geri duramıyor ve bu sebeple yılın bu son gününde temennim her şeye rağmen yakalayabildiğim halin sürmesi. Küçük ama sahici, yavaş ama dirençli, kırılgan ama vazgeçmeyen bir yaşam alışkanlığı… Eğer bir şeye tutunacaksam, bu yıl bana kalan tek netlik bu olacak: Ben hâlâ buradayım, direniyorum...

19 Eylül 2025 Cuma

Sözsüz Zamanların Doğurganlığı

 


Söz, dudaklardan döküldüğünde özgürleşmiş gibi görünür; oysa çoğu kez insanı kendine yabancı kılar. Çıktığı anda başkalarının gözlerinde çoğalır, başkalarının kulaklarında biçim değiştirir. Söz artık sadece insana ait değildir. Sessizlik bu yüzden farklıdır: içinde sakladıklarını dışarıya bırakmaz, insanı kendi varlığında tutar. Söylenmeyen, kendi derinliğinde büyür; bazen ağırlaşır, bazen de yeni bir anlamın habercisi olur.

Blanchot’nun ifadesiyle:

“Edebiyat, suskunluğun içinden çıkar ve yine oraya döner.”

(Edebiyatın Mekânı)

Bu cümlede suskunluk bir eksiklik değil, yazının kökenidir. Her metin, sessizliğin kıyısında kuruludur; her cümle, söylenmeyenlerin gölgesini taşır. Yazının asıl gücü, dile gelmeyeni sezdirme kabiliyetinde saklıdır.

Tarkovski’nin Nostalghia filminde, uzun sessizlikler ve boş koridorlar vardır. Karakterler konuşmaz, yalnızca bakışır. O bakışlarda, sözcüklerden daha yoğun bir dünya açılır. Mühürlenmiş Zaman’da Tarkovski’nin dediği gibi:

“Sanatın görevi, insanı kendi iç dünyasıyla karşı karşıya bırakmaktır.”

(Mühürlenmiş Zaman)

İşte sinemanın suskunluğu da bu doğurganlığı taşır: söylenmeyen, seyirciyi kendi iç sesine davet eder. Görünürdeki boşluk, insanın içinde yankıya dönüşür.

Sessizlik, yalnızca sanatın değil, insanın da içsel iyileşmesinin mekânıdır. Dile gelen acı büyüyebilir, çoğalabilir. Oysa sessizlikte acı ağır ağır akar; zamanın akışında keskinliğini kaybeder. Bu yüzden suskunluk, sabrın ve kabullenişin öğretmeni gibidir. Yara orada kapanmaz belki, ama kanamanın hızını azaltır.

Oruç Aruoba’nın şu cümlesi aklıma geliyor:

“Susmak, sözsüzlük değildir; susmak, başka türlü bir sözdür.”

(Yakın)

Sessizlik, bir kayıp değil, farklı bir dilin varlığıdır. İçinde duyulmayan melodiler, söze dökülmemiş hikâyeler, yarım kalmış dualar barındırır. İnsan susarken aslında başka bir yerde konuşmaya devam eder.

Şair sustuğunda şiir bitmez; besteci notalara dokunmadığında müzik kesilmez. Onların sessizliği, görünmez bir yaratım biçimidir. Çünkü bazen açıklamak tüketir; saklamak, bekletmek, sessizlikte yoğurmak ise derinleştirir. Kalıcı olan metinler, suskunluğun büyüttüğü metinlerdir. Okur, kendi sessizliğini de orada bulur.

Sözsüz zamanların doğurganlığı, çağın hızına karşı sessiz bir başkaldırıdır. Herkesin konuşmaya, paylaşmaya, görünür olmaya zorlandığı bir dünyada suskunluk, insanın kendine sakladığı son özgürlük alanıdır. O alanda, dile gelmemiş ihtimaller, beklenmedik düşünceler, gizli imgeler filizlenir.

İnsanın olgunluğu da sessizliğe yaklaştığında belirir. Çünkü söz çoğu kez başkaları için kurulur; sessizlik ise yalnızca insana aittir. Sessiz anlar, kişinin kendi derinliğini işittiği, kendi yankısını duyduğu anlardır. Dışarıdan yalnızlık gibi görünen bu hâl, içeride verimli bir bütünlük yaratır.

Her şey söylenemez. Söylenmemesi gereken şeyler de vardır. Onlar sessizliğin içinde kalmalı, orada olgunlaşmalı. Çünkü sözsüz zamanların doğurduğu şey yalnızca yeni cümleler değildir; aynı zamanda sabır, kabullenme ve yeniden başlama gücüdür.

Sessizlik, bazen en ağır yük gibi görünür; ama zamanla insan fark eder ki, asıl doğurgan olan da odur. Söylenmeyen, taşınmaya devam eden, kendi içinde büyüyen… İşte hayatın görünmez meyvesi buradan çıkar: suskunluğun derinliğinden.

12 Eylül 2025 Cuma

Güneşi Beklerken

 

Bazen insan kendi bedenine bile yabancılaşır. Aynaya baktığımızda orada görünen yüz tanıdık gelir ama aynı zamanda kimsesizdir, renksizdir. Hayatın telaşı içinde, başkalarına yetişmekten kendine yetişemediği günlerde, kendi teni bile kendisine ait değilmiş gibi gelir. Belki de bu yüzden sokaklarda yürürken, adımlarının sesi kulağına yabancı gelir; şehir de tıpkı kendisi gibi biraz sahici, biraz da eksiktir.

Aslında mesele yarın değildir. Çünkü yarın hiçbir zaman bugünkü kadar kesin değildir. İnsan hep bekler; daha iyi bir sabahı, daha parlak bir günü, belki güneşin yeniden içini ısıtacağı bir zamanı. Oysa beklemek dediğin şey, bugünü yarının ipoteğine bırakmaktır. Hayat, sessizce akar; bizse bir sonraki durağa gözümüzü dikeriz, sanki orada bir kurtuluş, bir ışık, bir kesinlik varmış gibi. Ama çoğu zaman olmadığını öğreniriz.

Zihnimizin derinliklerinde neyin saklandığını çoğu kez bilmeyiz. Kimi zaman kaygı, kimi zaman kırgınlık, kimi zaman da söylenmemiş cümleler, dile gelmemiş sevgiler. İnsan, içindeki karanlığın sonunu merak eder; ama karanlıkların çoğu bitmez, sadece kabullenilir. Bir gece yarısı oturduğu odada, ışık kapalıyken kendini dinler ya insan: o sessizlikte en çok hangi kelime yankılanıyorsa, işte onunla yüzleşir. Ve anlar ki aslında hayat, gizlemekle anlatmak arasında ince bir çizgide yürür.

Bir gün kaybettiklerini düşünür; dostlukları, sevgiyi, zamanı. Dünya bir çadır gibidir; geçici, incecik bir kumaşın altında yaşadığımız kısa bir serüven. O çadırın yerini, yönünü, rengini kaybettiğinde geriye sadece beklemek kalır. Beklemek, ama neyi? Bazen bir işareti, bazen sıcak bir eli, bazen de sabahı.

Ve güneşi beklemek, aslında hepimizin ortak hikâyesi değil midir? Çocukken daha hızlı büyümeyi, gençken daha parlak bir geleceği, yetişkin olduğunda daha sakin günleri beklemek… Ömür, bekleyişlerin toplamı gibi görünür. Ama beklerken, yaşamanın asıl kendisini kaçırırız. Çünkü güneş hep vardır aslında; sadece gözlerimizi kapatmışızdır, bulutların arkasına gizlenmiştir ya da biz kendi gölgemizi büyütmüşüzdür.

Bedenlerimiz yorgun, ruhlarımız eksik olabilir. Şehir gri, günler renksiz olabilir. Ama hayat, eksikliğiyle de sahicidir. Bazen bir sokakta yürürken karşına çıkan yabancının bakışı, bazen bir şarkının ilk notası, bazen hiç hesapta olmayan bir gülümseme insana hatırlatır: güneş oradadır. Onu beklerken, farkında olmadan yaşar. 

Hayat, hep yarına ertelenmeye çalışıldığında içi boşalıyor. Oysa her şeyin cevabı bugünde gizli. Şimdi atılan bir adımda, alınan nefeste, düşünülen cümlede. Belki de güneşi beklemek değil mesele; beklemeyi bırakıp gözlerini açmak, içindeki ışığı fark etmektir. Çünkü kaybettik dediğimiz şeyler, çoğu zaman sandığımız kadar uzak değildir. Onlar, yaşadığımız anda, bizimle beraber oradadır.

Belki de hayatın asıl şiiri burada başlar: beklemeden, ertelemeden, yarına yüklemeden. Güneşi bulmak için göğe bakmaya gerek yoktur her zaman. Bazen güneş, dostunun sesinde, annenin kahkahasında, bir çocuğun oyununda, sevdiğin insanın gözlerinde saklıdır. Bazen de kendi içinde, derinlerde bir yerde…

16 Ağustos 2025 Cumartesi

Dışarıya Bakmanın Cesareti

 Bize yıllardır tekrar edilen bir öğüt var: “Kendine dön, içine dön, kendini bul.” Sosyal medyada, kişisel gelişim kitaplarında, podcast'lerde hep aynı çağrıyı duyuyoruz. Sanki insan, kendi içine dönüp de bir “öz”e ulaşabilirse huzura kavuşacakmış gibi. Ama ne gariptir, bu bitmek bilmeyen içe dönüş telkini çoğu zaman insanı, kendi karanlığında oyalanan, hatta orada çürüyen bir figüre dönüştürüyor.

Oysa hayat, yalnızca içimizde olup biten bir şey değil. Biz sandığımızdan daha az “birey”iz belki de; daha çok ilişkilerimizin, sokakta rastladığımız insanların, bize dokunan kelimelerin, harflerin toplamıyız. Ayağımızı yere sağlam bastıran şey, içimize bakmaktan çok dışarıyla kurduğumuz bağın niteliği.

Bu bağlamda Into the Wild filmi benim için çok temel bir anlatı. Christopher McCandless, yani “Alexander Supertramp”, sistemin yüklediği tüm etiketleri silkeleyerek yola çıkan bir genç. Parayı, diplomayı, ailesini, geçmişini ardında bırakıyor ve Alaska’nın vahşi doğasında tek başına bir yaşama doğru ilerliyor. İlk bakışta bu, tamamen içsel bir keşfin hikâyesi gibi görünüyor. Ama dikkatle izleyince fark ediliyor ki onun yolculuğu aslında dışarıya açılmanın, temas etmenin, hayata dokunmanın öyküsü.

Chris, yalnızca doğaya değil, yolda karşılaştığı insanlara da kendini açıyor. Yaşlı çiftçiler, hippiler, yalnız bir adam, çocuklar… Hepsi onun için birer durak değil; birer aynaya dönüşüyor. Kendini yalnızca kendine bakarak değil, başkalarının gözünde de tanımaya başlıyor. Ve en sonunda, ölümüne yakın bir anda, günlüğüne şu cümleyi yazıyor:

“Happiness only real when shared” – “Mutluluk yalnızca paylaşıldığında gerçektir.”

Bu cümle, modern zamanların içe dönüş saplantısına atılmış en sade ama en keskin tokatlardan biridir. Çünkü mutluluk içimizde değil; bir sofrayı paylaşırken, bir yabancıyla iletişim kurarken, gökyüzüne birlikte bakarken oluşur. Yani dışarıda. Yani ilişkide. Yani hayatta.

Virginia Woolf, Kendine Ait Bir Oda’da şöyle der:

"Kendini anlatabilmen için önce bir başkasına bakmalısın."

Kendi sesimizi bulmak için bile bir yankıya ihtiyacımız var. Yalnızca kendi içimizde dolandığımızda o yankı oluşmaz. Yankı için bir dağ gerekir, bir duvar, bir yüz… Bir başkası gerekir.

Belki de asıl mesele, içimize dönmekle dışarıya açılmak arasında bir denge kurmak değil; o yalancı iç huzurun peşine düşmektense, hayatın kendisine açık kalabilmektir. Kendimizi “bulmak” değil, hayatla birlikte değişmek, dönüşmek, çözülmek ve yeniden kurulmak… Çünkü insan tamamlanacak bir yapı değil; devinim hâlinde bir metin gibidir. Ve o metni en çok dışarıdan gelen sözcükler zenginleştirir.

Aslında en temel soruyu hiç sormadık: Neden bu kadar içimize dönmeye çalışıyoruz? Belki de dışarıyla bağ kurmak, içe dönmekten daha fazla cesaret istiyor. Çünkü dışarısı, bizim kontrolümüzde değil. Başkaları var orada. Tesadüfler var. Hayal kırıklığı, reddedilme, belirsizlik var. İçeri dönmek ise steril bir alan. Güvenli, sessiz, tanıdık. Ama aynı zamanda durağan ve yankısız. O yüzden belki de insanın asıl sorunu kaybolmak değil; sadece kendini dinlemeye alışıp, başkalarının sesine sağır kalmak.

Oysa felsefenin kadim sorusu olan “Ben kimim?” sorusu bile, aslında “Başkalarının dünyasında kendimi nasıl görüyorum?” sorusuyla tamamlanır. Varlık, yalnızca bilinçte değil, ilişki içindedir. Bir dostun yüzündeki tebessümde, bir yabancının bakışındaki tanıdıklıkta, bir cümlede yankılanan anlamda… 

Unutmamak gerekir ki içimiz, dışımızla tamamlanır.

2 Ağustos 2025 Cumartesi

Notlar

 Bu ara hep bir ağıt gibi yaşıyorum dedim kendi kendime. Neşenin ya da umudun yokluğu, gürültülü bir kayıp gibi değil; daha çok sessiz bir sızı, hayatın kulak verince duyulan ince uğultusu. Sanki günler, omuzlarımdan kayıp yere düşen solgun bir atkı gibi; kimse fark etmiyor ama ben hissediyorum. İnsan böyle zamanlarda kendine bile yabancılaşıyor. Kendi adını fısıldasan, boş bir odada yankılanır da bir an kime seslendiğini anlamazsın.

Bazen pencereden dışarı bakıyorum. Karşı apartmanın balkonunda bir saksı çiçeği kurumuş, kimse farkında değil. Gökyüzü, bir camın arkasında bekleyen ışık gibi; ağlamıyor ama gülmüyor da. Tam olarak bu: hayatın donuk, sessiz bir ağıt halinde üstüme kapanışı. Ve garip olan, insan bu sessizliği bazen seviyor. Çünkü ağıt, umudun eksikliğinin sesi değil sadece; aynı zamanda bir hatırlatma, bir özleyiş. İçimde hâlâ bir yerlerde umut taşıyabilmenin özlemi var.

Geçen gün, tesadüfen yeniden izledim Krzysztof Kieślowski’nin Three Colors: Blue filmini. Julie, büyük kaybının ardından Paris sokaklarında yürüyordu; ne bir konuşma, ne bir müzik… Sadece ıslak kaldırımlarda yankılanan ayak sesleri ve maviye gömülmüş bir şehir. O sahnede, insanın hayata sessiz bir ağıtla tutunuşunu gördüm. Filmdeki her boş sokak, sanki insanın içindeki boşluğun aynası. Umudun yokluğu orada bir karanlık değil, bir durgunluk.  Sanki hayat, sesini kaybetmiş ama hâlâ nefes alıyor gibi. Julie’nin sessiz yürüyüşüyle kendi hayatım arasında görünmez bir bağ kurdum; ikimiz de, kimseye söylemeden, içimizde bir ağıtı taşıyorduk.

Dışarıdan bakınca hiçbir şey olmamış gibi; hayat devam ediyor, insanlar marketten ekmek alıyor, tramvay duraktan geçiyor. Ama içeride, görünmeyen bir ağırlık var. Rüzgâr gibi; sessiz ama sürekli. Bazen düşünüyorum: Umut da belki böyle bir şeydi. Bir zamanlar içimde esen, beni yerimden kaldıran, kendiliğinden gelen bir esinti. Şimdi durulmuş, uzaklaşmış. Onu taşıyabilmeyi özlüyorum.

Yine de bu hâl, bana tamamen karanlık gelmiyor. Çünkü ağıt, ölü bir şeyin sessizliği değil; hatırlayan bir sessizlik. İçinde hâlâ bir yankı, bir çağrı var. İnsan, umut taşıyamadığında bile, bir gün tekrar taşıyabileceğine dair hafif bir sızı hissediyor. Belki de bu yüzden, ağıtın içinde yaşarken bile hayatı izlemekten vazgeçmiyorum. Balkonlardaki çiçeklere, sokağın köşesinde duran paslı bisiklete, akşamüstü gölgelerine bakıyorum. Çünkü biliyorum, umut bazen böyle sessizce geri döner; önce bir görüntüde, sonra bir kokuda, sonra farkına varmadan kendi içinde.


21 Temmuz 2025 Pazartesi

UĞULTU


 Bazen sesler değil, sessizlikler uğuldar insanda. Kalabalık bir sokağın kenarında dururken, herkesin bir yere yetişmeye çalıştığı o akışta birden içe çöken o garip duraklama hâli. Sanki dünya dönmeyi bırakmamıştır da yaşam biraz yavaşlamıştır.  Rüzgâr esmez ama içinden bir ses geçer insanın. Uzak bir çocukluk hatırası mı, yoksa hiç yaşanmamış bir anının yankısı mı, ayırt edilmez. Ama insanın bildiği bir şey vardır: İçinde hissettiği bir uğultu. 

Virginia Woolf, Deniz Feneri'nde şöyle der: “Sessizlikler içinde konuşan bir şey var. Ama biz onu kelimelere dökemeyiz.” Bazen uğultu dediğimiz şey, aslında o sessizliklerin biriktirdiği tortudur. Bir zamanlar söylemekten vazgeçtiğimiz cümleler, yazmaktan vazgeçtiğimiz satırlar, anlatmaktan vazgeçtiğimiz anılar. Dışarıdan bakıldığında hiçbir şey yokmuş gibi görünür ama içimizde sonsuz bir uğultuya dönüşür.

Bu uğultu, ne zaman kendimizle baş başa kalsak ya da gecenin tam ortasında uykudan uyanıp “şimdi ne eksik?” diye düşündüğümüzde kendini hatırlatır. Ama bu bir eksiklik değil. Belki bir varlık biçimi. Bir oluş. Heidegger’in dediği: “İnsan, varlık karşısında sorumlu olan varlıktır.” Uğultu da belki bu sorumluluğun sesi. Kimseye açıklanmamış, ama içten içe taşınan bir bilinç. Bir kendilik uğultusu.

Kimi filmleri izledikten sonra konuşmak istemez insan. The Straight Story mesela... David Lynch’in alışılmış tuhaflıklarından uzak, yalınlıkla inşa ettiği bir yol hikâyesi. Yaşlı bir adamın çim biçme makinesiyle kardeşine yaptığı, dışarıdan bakıldığında sıradan görünen bir yolculuk. Oysa film bittiğinde, insanın kalbinin derinliklerinde tanımlayamadığı bir sessizlik dolaşmaya başlar. Sözsüz bir mahzunluk, ağırbaşlı bir sabır ve sessizce taşınan bir bağışlayış. Belki de anlatılmayanın daha çok şey anlattığı anlardır bunlar. Hayatın büyük cümleler kurmadan geçtiği, alçak sesle dokunduğu anlar gibi. İnsanın içini anlamlı bir boşlukla dolduran nadir zamanlar. Konuşulmaz; çünkü kelimeler, o kırılgan dengeyi bozmaya yetecek kadar gürültülüdür çoğu zaman.

Bu ses, zamanla tanıdık bir varlığa dönüşür. Bazen bir kitap satırında, bazen bir fotoğrafın kenarında, bazen de yalnızca insanın kendi içinde belirir. Bir şiirin suskun bir kıvrımında, sabahın erken ışığında ya da kalabalıkların ortasında ansızın hissedilen bir iç titreşimde. Gündelik olanın içinde usulca duran bir anlam gibi. Herkes anlatırken susmak istemenin nedeni de budur belki: O anlarda konuşmak gerekmez, çünkü hissedilen şey anlatılamaz, yalnızca yaşanır.

Zamanla o iç ses, korkulan değil, eşlik edilen bir hâl alır. Başlangıçta bir boşluk gibi görünen şey, aslında içinde başka başka seslerin yankılandığı bir alan hâline gelir. Geçmişin izleri, içinden geçip giden insanların sessiz mirası, söylenmeyenlerin ağırlığı… Tüm bunlar bir araya gelir ve insana hâlâ hayatta olduğunu, bir şeylere tutunabildiğini hatırlatır. Belirsiz ama gerçek bir hatırlayış gibi. Tıpkı bir gece yarısı ansızın hatırlanan bir gülümseme gibi; geçmişe ait olduğu kadar bugüne de karışan. Ne tamamen eski, ne de tam anlamıyla yeni. Arada bir yerde. Ne umut dolu ne umutsuz, ne tamamlanmış ne de eksik. Ama ayakta. Ve belki de bu sessizliğin içinde salınan ince sızı, işte tam da bu hâlin sesi. Güçlü olmayan ama kalıcı. Değiştiren, dönüştüren, büyüten. Hayatın dışını değil, içini şekillendiren o görünmeyen akış gibi. 

Her şeye rağmen var olan.

4 Temmuz 2025 Cuma

Milan Kudera-Kayıtsızlık Şenliği- Can Yayınları

 

Milan Kudera’nın anlaşılması en güç metinlerinden bir tanesi olan Kayıtsızlık Şenliği, kitabın arka kapak yazısında “mizah anlayışını kaybetmiş bir yüzyıla bakış” olarak ifade ediliyor. Kundera’yı okuyanlar, ironi ve absürdü, bütünsel metinler yerine parçalanmış metinleri kaleme aldığını bilirler. Kitap yedi bölümden oluşan, oldukça karmaşık bulunan bir roman. Birçok okurdan pek de iyi not alamamış gibi görünüyor. Kitap, giriş bölümünde bir erkeğin kadın bedenine bakışını yansıtan ifadelerle başlıyor. Kadın cazibesinin merkezi olarak uylukları, kalçası ya da memelerinin dışında bunlara göbek deliğini eklemek tam da Kundera’nın kaleminden çıkacak türden. İlk başta oldukça absürt gelen ki iddiası bu zaten, kitabın sonlarına doğru göbek deliğinin vücudun diğer uzuvlarına göre hiç bireysellik hatta cinsiyeti dahi barındırmayacak bir metafor olarak kullanıldığını ilginç bir şekilde anlatıyor. Uyluk ya da kalçaların kişiye has ve ayırt edici bir özellik olarak bireysel farklılığı yansıttığını ifade ederken göbek deliğinin kadın erkek ayırt etmeksizin herkeste aynı olduğunu söylüyor. 

"Her kadının uyuduklarının memelerinin, kalçalarının biçimi farklı" dedi. "Bu da demek oluyor ki, bu üç altın nokta yalnızca uyarıcı değil, aynı zamanda bir kadının bireyselliğininde ifadesi. Sevdiğin kadının kalçalarını başkasınınki ile karıştırmazsın. Sevdiğin kalçaları yüzlercesi arasından tanırsın. Oysa, sevdiğin kadını göbek deliğinden ayırt edemezsin. Bütün göbek delikleri aynıdır."


"Göbek deliği ait olduğu kadın hakkında hiçbir şey söylemiyor, kadın olmayan bir şeyden bahsediyor."


“Alain devam etti: "Aşk, bir zamanlar, bireysel, benzersiz olanın şöleniydi, biricik olanın, hiçbir tekrara katlanamayanın ihtişamıydı. Oysa göbek deliği tekrara baş kaldırmamakla kalmıyor, o bizzat, tekrara bir davet."

Kahramanın göbek deliğine bu kadar anlam yüklemesinin başka bir sebebi, annesiyle hatırladığı ilk anıya gitmesi ile de açıklanabilir zira bu ilk anıda annesi, Alain’in göbek deliğine dokunuyor. İlginç bir detay olmasıyla beraber kişisel yönelimlerin çocukluk anıları ve anneyle bağlantılandırılması durumunu akla getiriyor. Çok mu zorlama oldu bilmiyorum ama bana düşündürdükleri bunlar oldu. 

Tek tip düşüncenin, tek tip varoluşun hatta cinsiyetin bir öneminin olmadığını anlatan bir kavram olarak göbek deliği ya da göbek deliği çağı…


Biz yaşadığımız çağ için artık bireyselliğin hiç olmadığı kadar ön plana çıktığını ifade ederken Kundera’nın bireyselliğin bir yanılsama olduğunu söylemesi, kırk yıl düşünsek aklımıza gelmeyecek bir benzetmeye başvurmasını, katılalım ya da katılmayalım oldukça ustaca ve dikkate değer buldum. Bireyselliğe atıf ve bunun bir yanılsama olduğu bahsi, kitapta diğer bir bölümde geçen, Stalin’in ağzından aktardığı:

“Dünyanın gezegendeki insan sayısı kadar görünüşü var; bu da kaçınılmaz olarak kaosa yol açıyor; bu kaos nasıl düzene sokulur? Cevap açık: Herkese tek bir görünüş dayatarak! Bu da ancak, bir tek iradenin, bir tek büyük iradenin, bütün iradelerin üzerindeki bir iradenin dayatmasıyla olur." cümlesi ile bağlantılandırılabilir mi düşünmek gerek. Belki buna dair bir çok şey yazılmıştır emin değilim ama Kundera’nın Stalin'e sempati duyduğu bilinen bir vakıa.

Konuya hakim olanlar belki buna dair çok daha fazla şey söyleyeceklerdir. Stalin'in savundu davanın çöküşünü anlattığı “Meleklerin Düşüşü" bölümü oldukça dikkate değer ve düşündürücü.


"Sahi bu düşüş neyin işaretiydi? Arkasından başkası gelmeyecek, katledilen bir ütopyanın mı? Hiç izi kalmayacak bir çağın mı? Boşluğa atılan kitapların, tabloların mı? Bir daha Avrupa olmayacak Avrupa'nın mı? Bir daha kimsenin görmeyeceği şakaların mı?"


Diyeceksiniz ki bütün bunların kitabın adı olan ‘Kayıtsızlık Şenliği’ konusuyla ilgisi nedir? Bence bunun cevabını aramak veya düşünmek bile kitabı bu noktada dikkate değer kılıyor. İnsanı düşünmeye sevk etmesi, bir takım bağlantılar yakalaması, kişisel okuma yolculuğunun bir parçası. Bulunacak cevap ise okurun kendi yorumuyla şekillenecektir. 

Kundera, kitabın son birkaç sayfasında artık sadede gelmeyi akıl etmiş.

"Kayıtsızlık dostum, varoluşun özüdür."

"Çocuklar… Neden güldüğünü bilmeyen çocuklar, güzel değiller mi? Soluyun D’Ardelo, dostum, etrafımızı saran bu kayıtsızlığı soluyun, bilgeliğin anahtarı o, gamsızlığın anahtarı o…"


Yazılanlara binaen birçok yorum yapmak mümkün. Ben özellikle "neden güldüğünü bilmeyen çocuklar" ifadesinde takılı kaldım. Bunun anlamı üzerine düşündüğüm zaman mutlu olmak ve gülmek için bir neden aramayan çocukluğun bir “Kayıtsızlık Şenliği” içinde geçtiğini düşündüm. Büyüdükçe, mutluluğu ve gülümsemeyi bir takım nedenlere bağladıkça neden bu kadar mutsuzlaştığımızı, hayatı bu nedenle nasıl çekilmez hale getirdiğimizi fark ettirdi bana. Düşünme eylemine sevk etmesi bakımından benim için farklı bir okuma serüveni oldu. 

Son bir alıntıyla:

"Kayıtsızlığı sevmek gerekir, onu sevmeyi öğrenmek gerekir."