21 Temmuz 2025 Pazartesi

UĞULTU


 Bazen sesler değil, sessizlikler uğuldar insanda. Kalabalık bir sokağın kenarında dururken, herkesin bir yere yetişmeye çalıştığı o akışta birden içe çöken o garip duraklama hâli. Sanki dünya dönmeyi bırakmamıştır da yaşam biraz yavaşlamıştır.  Rüzgâr esmez ama içinden bir ses geçer insanın. Uzak bir çocukluk hatırası mı, yoksa hiç yaşanmamış bir anının yankısı mı, ayırt edilmez. Ama insanın bildiği bir şey vardır: İçinde hissettiği bir uğultu. 

Virginia Woolf, Deniz Feneri'nde şöyle der: “Sessizlikler içinde konuşan bir şey var. Ama biz onu kelimelere dökemeyiz.” Bazen uğultu dediğimiz şey, aslında o sessizliklerin biriktirdiği tortudur. Bir zamanlar söylemekten vazgeçtiğimiz cümleler, yazmaktan vazgeçtiğimiz satırlar, anlatmaktan vazgeçtiğimiz anılar. Dışarıdan bakıldığında hiçbir şey yokmuş gibi görünür ama içimizde sonsuz bir uğultuya dönüşür.

Bu uğultu, ne zaman kendimizle baş başa kalsak ya da gecenin tam ortasında uykudan uyanıp “şimdi ne eksik?” diye düşündüğümüzde kendini hatırlatır. Ama bu bir eksiklik değil. Belki bir varlık biçimi. Bir oluş. Heidegger’in dediği: “İnsan, varlık karşısında sorumlu olan varlıktır.” Uğultu da belki bu sorumluluğun sesi. Kimseye açıklanmamış, ama içten içe taşınan bir bilinç. Bir kendilik uğultusu.

Kimi filmleri izledikten sonra konuşmak istemez insan. The Straight Story mesela... David Lynch’in alışılmış tuhaflıklarından uzak, yalınlıkla inşa ettiği bir yol hikâyesi. Yaşlı bir adamın çim biçme makinesiyle kardeşine yaptığı, dışarıdan bakıldığında sıradan görünen bir yolculuk. Oysa film bittiğinde, insanın kalbinin derinliklerinde tanımlayamadığı bir sessizlik dolaşmaya başlar. Sözsüz bir mahzunluk, ağırbaşlı bir sabır ve sessizce taşınan bir bağışlayış. Belki de anlatılmayanın daha çok şey anlattığı anlardır bunlar. Hayatın büyük cümleler kurmadan geçtiği, alçak sesle dokunduğu anlar gibi. İnsanın içini anlamlı bir boşlukla dolduran nadir zamanlar. Konuşulmaz; çünkü kelimeler, o kırılgan dengeyi bozmaya yetecek kadar gürültülüdür çoğu zaman.

Bu ses, zamanla tanıdık bir varlığa dönüşür. Bazen bir kitap satırında, bazen bir fotoğrafın kenarında, bazen de yalnızca insanın kendi içinde belirir. Bir şiirin suskun bir kıvrımında, sabahın erken ışığında ya da kalabalıkların ortasında ansızın hissedilen bir iç titreşimde. Gündelik olanın içinde usulca duran bir anlam gibi. Herkes anlatırken susmak istemenin nedeni de budur belki: O anlarda konuşmak gerekmez, çünkü hissedilen şey anlatılamaz, yalnızca yaşanır.

Zamanla o iç ses, korkulan değil, eşlik edilen bir hâl alır. Başlangıçta bir boşluk gibi görünen şey, aslında içinde başka başka seslerin yankılandığı bir alan hâline gelir. Geçmişin izleri, içinden geçip giden insanların sessiz mirası, söylenmeyenlerin ağırlığı… Tüm bunlar bir araya gelir ve insana hâlâ hayatta olduğunu, bir şeylere tutunabildiğini hatırlatır. Belirsiz ama gerçek bir hatırlayış gibi. Tıpkı bir gece yarısı ansızın hatırlanan bir gülümseme gibi; geçmişe ait olduğu kadar bugüne de karışan. Ne tamamen eski, ne de tam anlamıyla yeni. Arada bir yerde. Ne umut dolu ne umutsuz, ne tamamlanmış ne de eksik. Ama ayakta. Ve belki de bu sessizliğin içinde salınan ince sızı, işte tam da bu hâlin sesi. Güçlü olmayan ama kalıcı. Değiştiren, dönüştüren, büyüten. Hayatın dışını değil, içini şekillendiren o görünmeyen akış gibi. 

Her şeye rağmen var olan.

4 Temmuz 2025 Cuma

Milan Kudera-Kayıtsızlık Şenliği- Can Yayınları

 

Milan Kudera’nın anlaşılması en güç metinlerinden bir tanesi olan Kayıtsızlık Şenliği, kitabın arka kapak yazısında “mizah anlayışını kaybetmiş bir yüzyıla bakış” olarak ifade ediliyor. Kundera’yı okuyanlar, ironi ve absürdü, bütünsel metinler yerine parçalanmış metinleri kaleme aldığını bilirler. Kitap yedi bölümden oluşan, oldukça karmaşık bulunan bir roman. Birçok okurdan pek de iyi not alamamış gibi görünüyor. Kitap, giriş bölümünde bir erkeğin kadın bedenine bakışını yansıtan ifadelerle başlıyor. Kadın cazibesinin merkezi olarak uylukları, kalçası ya da memelerinin dışında bunlara göbek deliğini eklemek tam da Kundera’nın kaleminden çıkacak türden. İlk başta oldukça absürt gelen ki iddiası bu zaten, kitabın sonlarına doğru göbek deliğinin vücudun diğer uzuvlarına göre hiç bireysellik hatta cinsiyeti dahi barındırmayacak bir metafor olarak kullanıldığını ilginç bir şekilde anlatıyor. Uyluk ya da kalçaların kişiye has ve ayırt edici bir özellik olarak bireysel farklılığı yansıttığını ifade ederken göbek deliğinin kadın erkek ayırt etmeksizin herkeste aynı olduğunu söylüyor. 

"Her kadının uyuduklarının memelerinin, kalçalarının biçimi farklı" dedi. "Bu da demek oluyor ki, bu üç altın nokta yalnızca uyarıcı değil, aynı zamanda bir kadının bireyselliğininde ifadesi. Sevdiğin kadının kalçalarını başkasınınki ile karıştırmazsın. Sevdiğin kalçaları yüzlercesi arasından tanırsın. Oysa, sevdiğin kadını göbek deliğinden ayırt edemezsin. Bütün göbek delikleri aynıdır."


"Göbek deliği ait olduğu kadın hakkında hiçbir şey söylemiyor, kadın olmayan bir şeyden bahsediyor."


“Alain devam etti: "Aşk, bir zamanlar, bireysel, benzersiz olanın şöleniydi, biricik olanın, hiçbir tekrara katlanamayanın ihtişamıydı. Oysa göbek deliği tekrara baş kaldırmamakla kalmıyor, o bizzat, tekrara bir davet."

Kahramanın göbek deliğine bu kadar anlam yüklemesinin başka bir sebebi, annesiyle hatırladığı ilk anıya gitmesi ile de açıklanabilir zira bu ilk anıda annesi, Alain’in göbek deliğine dokunuyor. İlginç bir detay olmasıyla beraber kişisel yönelimlerin çocukluk anıları ve anneyle bağlantılandırılması durumunu akla getiriyor. Çok mu zorlama oldu bilmiyorum ama bana düşündürdükleri bunlar oldu. 

Tek tip düşüncenin, tek tip varoluşun hatta cinsiyetin bir öneminin olmadığını anlatan bir kavram olarak göbek deliği ya da göbek deliği çağı…


Biz yaşadığımız çağ için artık bireyselliğin hiç olmadığı kadar ön plana çıktığını ifade ederken Kundera’nın bireyselliğin bir yanılsama olduğunu söylemesi, kırk yıl düşünsek aklımıza gelmeyecek bir benzetmeye başvurmasını, katılalım ya da katılmayalım oldukça ustaca ve dikkate değer buldum. Bireyselliğe atıf ve bunun bir yanılsama olduğu bahsi, kitapta diğer bir bölümde geçen, Stalin’in ağzından aktardığı:

“Dünyanın gezegendeki insan sayısı kadar görünüşü var; bu da kaçınılmaz olarak kaosa yol açıyor; bu kaos nasıl düzene sokulur? Cevap açık: Herkese tek bir görünüş dayatarak! Bu da ancak, bir tek iradenin, bir tek büyük iradenin, bütün iradelerin üzerindeki bir iradenin dayatmasıyla olur." cümlesi ile bağlantılandırılabilir mi düşünmek gerek. Belki buna dair bir çok şey yazılmıştır emin değilim ama Kundera’nın Stalin'e sempati duyduğu bilinen bir vakıa.

Konuya hakim olanlar belki buna dair çok daha fazla şey söyleyeceklerdir. Stalin'in savundu davanın çöküşünü anlattığı “Meleklerin Düşüşü" bölümü oldukça dikkate değer ve düşündürücü.


"Sahi bu düşüş neyin işaretiydi? Arkasından başkası gelmeyecek, katledilen bir ütopyanın mı? Hiç izi kalmayacak bir çağın mı? Boşluğa atılan kitapların, tabloların mı? Bir daha Avrupa olmayacak Avrupa'nın mı? Bir daha kimsenin görmeyeceği şakaların mı?"


Diyeceksiniz ki bütün bunların kitabın adı olan ‘Kayıtsızlık Şenliği’ konusuyla ilgisi nedir? Bence bunun cevabını aramak veya düşünmek bile kitabı bu noktada dikkate değer kılıyor. İnsanı düşünmeye sevk etmesi, bir takım bağlantılar yakalaması, kişisel okuma yolculuğunun bir parçası. Bulunacak cevap ise okurun kendi yorumuyla şekillenecektir. 

Kundera, kitabın son birkaç sayfasında artık sadede gelmeyi akıl etmiş.

"Kayıtsızlık dostum, varoluşun özüdür."

"Çocuklar… Neden güldüğünü bilmeyen çocuklar, güzel değiller mi? Soluyun D’Ardelo, dostum, etrafımızı saran bu kayıtsızlığı soluyun, bilgeliğin anahtarı o, gamsızlığın anahtarı o…"


Yazılanlara binaen birçok yorum yapmak mümkün. Ben özellikle "neden güldüğünü bilmeyen çocuklar" ifadesinde takılı kaldım. Bunun anlamı üzerine düşündüğüm zaman mutlu olmak ve gülmek için bir neden aramayan çocukluğun bir “Kayıtsızlık Şenliği” içinde geçtiğini düşündüm. Büyüdükçe, mutluluğu ve gülümsemeyi bir takım nedenlere bağladıkça neden bu kadar mutsuzlaştığımızı, hayatı bu nedenle nasıl çekilmez hale getirdiğimizi fark ettirdi bana. Düşünme eylemine sevk etmesi bakımından benim için farklı bir okuma serüveni oldu. 

Son bir alıntıyla:

"Kayıtsızlığı sevmek gerekir, onu sevmeyi öğrenmek gerekir."