Bazen sesler değil, sessizlikler uğuldar insanda. Kalabalık bir sokağın kenarında dururken, herkesin bir yere yetişmeye çalıştığı o akışta birden içe çöken o garip duraklama hâli. Sanki dünya dönmeyi bırakmamıştır da yaşam biraz yavaşlamıştır. Rüzgâr esmez ama içinden bir ses geçer insanın. Uzak bir çocukluk hatırası mı, yoksa hiç yaşanmamış bir anının yankısı mı, ayırt edilmez. Ama insanın bildiği bir şey vardır: İçinde hissettiği bir uğultu.
Virginia Woolf, Deniz Feneri'nde şöyle der: “Sessizlikler içinde konuşan bir şey var. Ama biz onu kelimelere dökemeyiz.” Bazen uğultu dediğimiz şey, aslında o sessizliklerin biriktirdiği tortudur. Bir zamanlar söylemekten vazgeçtiğimiz cümleler, yazmaktan vazgeçtiğimiz satırlar, anlatmaktan vazgeçtiğimiz anılar. Dışarıdan bakıldığında hiçbir şey yokmuş gibi görünür ama içimizde sonsuz bir uğultuya dönüşür.
Bu uğultu, ne zaman kendimizle baş başa kalsak ya da gecenin tam ortasında uykudan uyanıp “şimdi ne eksik?” diye düşündüğümüzde kendini hatırlatır. Ama bu bir eksiklik değil. Belki bir varlık biçimi. Bir oluş. Heidegger’in dediği: “İnsan, varlık karşısında sorumlu olan varlıktır.” Uğultu da belki bu sorumluluğun sesi. Kimseye açıklanmamış, ama içten içe taşınan bir bilinç. Bir kendilik uğultusu.
Kimi filmleri izledikten sonra konuşmak istemez insan. The Straight Story mesela... David Lynch’in alışılmış tuhaflıklarından uzak, yalınlıkla inşa ettiği bir yol hikâyesi. Yaşlı bir adamın çim biçme makinesiyle kardeşine yaptığı, dışarıdan bakıldığında sıradan görünen bir yolculuk. Oysa film bittiğinde, insanın kalbinin derinliklerinde tanımlayamadığı bir sessizlik dolaşmaya başlar. Sözsüz bir mahzunluk, ağırbaşlı bir sabır ve sessizce taşınan bir bağışlayış. Belki de anlatılmayanın daha çok şey anlattığı anlardır bunlar. Hayatın büyük cümleler kurmadan geçtiği, alçak sesle dokunduğu anlar gibi. İnsanın içini anlamlı bir boşlukla dolduran nadir zamanlar. Konuşulmaz; çünkü kelimeler, o kırılgan dengeyi bozmaya yetecek kadar gürültülüdür çoğu zaman.
Bu ses, zamanla tanıdık bir varlığa dönüşür. Bazen bir kitap satırında, bazen bir fotoğrafın kenarında, bazen de yalnızca insanın kendi içinde belirir. Bir şiirin suskun bir kıvrımında, sabahın erken ışığında ya da kalabalıkların ortasında ansızın hissedilen bir iç titreşimde. Gündelik olanın içinde usulca duran bir anlam gibi. Herkes anlatırken susmak istemenin nedeni de budur belki: O anlarda konuşmak gerekmez, çünkü hissedilen şey anlatılamaz, yalnızca yaşanır.
Zamanla o iç ses, korkulan değil, eşlik edilen bir hâl alır. Başlangıçta bir boşluk gibi görünen şey, aslında içinde başka başka seslerin yankılandığı bir alan hâline gelir. Geçmişin izleri, içinden geçip giden insanların sessiz mirası, söylenmeyenlerin ağırlığı… Tüm bunlar bir araya gelir ve insana hâlâ hayatta olduğunu, bir şeylere tutunabildiğini hatırlatır. Belirsiz ama gerçek bir hatırlayış gibi. Tıpkı bir gece yarısı ansızın hatırlanan bir gülümseme gibi; geçmişe ait olduğu kadar bugüne de karışan. Ne tamamen eski, ne de tam anlamıyla yeni. Arada bir yerde. Ne umut dolu ne umutsuz, ne tamamlanmış ne de eksik. Ama ayakta. Ve belki de bu sessizliğin içinde salınan ince sızı, işte tam da bu hâlin sesi. Güçlü olmayan ama kalıcı. Değiştiren, dönüştüren, büyüten. Hayatın dışını değil, içini şekillendiren o görünmeyen akış gibi.
Her şeye rağmen var olan.

