16 Haziran 2025 Pazartesi

Küçük Şeyler

Bazen düşünüyorum, her şey bu kadar kolay yok oluyorsa, ben neden hâlâ bir şeyleri ayakta tutmaya çalışıyorum? Oysa dünya, yıkıma çok daha hevesli gibi. Binalar yerle bir oluyor, kalpler kırılıyor, sözler tutulmuyor. Büyük şeylerden bahsetmiyorum sadece; bir cümleyle kurulan ya da dağılan şeyleri, gözümüzün önünde yavaşça solan yok olan maddi ya da manevi şeylerin hepsini.

Ama işte yine de, inadına bir çiçek alıyoruz evimize. Birine iyi geceler diyoruz. Bir filmi sonuna kadar izliyoruz. Belki fark etmeden, ama bilinçli bir umutla, bir şeyler kurtulsun diye. Var etmek, bu çağda sessiz bir baş kaldırıya benziyor.

Ben bu yazıyı yazarken, bir yerlerde birileri tartışıyor, birileri birbirini unutuyor, biri bir kitabı yarım bırakıyor. Ama biri de belki hâlâ sabırla ekmek yapıyor, bir arkadaşına mektup yazıyor, bir çocuğun saçını okşuyor. Ve bunlar küçücük şeyler gibi görünse de, aslında hayata tutunduğumuz yerler.

Andrei Tarkovsky'nin bir filminde geçen şu cümle çok uzun zamandır aklımda:

 “Bir insanın hayatı, bir başkasının ruhunu kurtarmak için harcanabilir.”

Bu söz bana hep bir tür “inşa” hissi veriyor. Yani yıkmak kolay. Ama birini onarmak… işte orası asıl mesele.

Malick’in The Tree of Life filminde çocuk gözünden izliyoruz hayatı. Babası sert, dünya karmaşık, ama annesi hep nazik. Ve sanki o kadın, o evin içindeki her yıkımı nazikçe onarıyor. Elinde bir şey yok; ne büyük gücü, ne de dev sözleri ama içinden bir şeyleri yaşatıyor. Belki sevgi, belki inanç, belki sadece sabır.

Bu kadar çok şeyin dağıldığı bir dünyada neden hâlâ birbirimize tutunmaya çalışıyoruz? Belki de bu tutunma, insan kalabilmenin son ipliğidir. Camus, “Hayat yaşamaya değer mi?” sorusuna, Sisifos’un her seferinde taşı tepeye çıkarmaya devam etmesiyle cevap veriyor: evet, çünkü o ısrar, yaşamın en temel anlamını yansıtıyor.

Belki de mesele, hayatı anlamlı kılmak değil; anlamı biz inşa ediyoruz zaten. Yazdığımız notlarda, pişirdiğimiz yemekte, sustuğumuz zamanlarda... Yok etmeye alışmış bir dünyada, bir şeyi korumak, tamir etmek, büyütmek. Bu bence çok ama çok değerli.

Yıkımı öğrenerek büyüdük belki ama sevgiyi sonradan seçiyoruz.Ve bazen bu bir seçim değil, mecburiyet gibi çünkü başka türlüsüyle yaşanmaz.

Ve insan, sadece kendini değil, başkasını da yaşatmak isteyebiliyor. Bir arkadaşının içine düştüğü karanlıkta bir kibrit çakmak, sessizce yanında oturmak, günlerce susuz kalmış bir kediye su uzatmak… Bunlar bize “anlam” gibi gelen şeylerin ta kendisi. Belki büyük kavramlara inanmıyoruz artık—adalet, barış, insanlık gibi—ama küçük şeylerde hâlâ bir tını var; bir sıcaklık, bir ses, bir dokunuş.

Ben artık şunu biliyorum: bir şey inşa etmek sadece tuğla koymak değil. Bazen bir sözü tutmak, bir sırra sadık kalmak, bir vedayı zarafetle edebilmek ya da edilen vedayı taşıyabilmek... Bunlar da bir tür inşa. Ve bu çağda bunu yapabilen insanlar sessiz kahramanlar gibi geliyor bana. Ne madalyaları var, ne de spot ışıkları...Ama bir başkasının içindeki enkazdan tek bir kelimeyi, tek bir hissi, tek bir hatırayı çekip çıkarabiliyorlar. Bu, dünyayı yavaşça onaran şey belki de.

Sonunda dönüp dolaşıp aynı yere geliyorum; yok etmeye programlanmış bir dünyada, bir şeyleri var etmeye çalışmak... Bu, her gün tekrar tekrar verilen bir karar. Küçük, görünmez ama ısrarla.


7 Haziran 2025 Cumartesi

Günlerden Biri

 



Bugün gökyüzü biraz daha ağır duruyor sanki. Havanın değil, zamanın ağırlığı bu belki de. İçeride bir yerde, kimseye duyurmadan bir şey kutlanıyor. Sessizce...

Böyle günlerde insan, içini biraz daha derinden duymaya başlıyor. Günlük telaşların, seslerin ortasında bir yerde, zaman usulca yavaşlıyor. Dış dünyanın uğultusu azalırken, içte bir şey beliriyor — adı konmasa da tanıdık bir şey. Rainer Maria Rilke, “Sessizlik, varoluşun o en saf ânıdır,” demişti. Belki de bu suskunluklar, bir bitiş değil; usulca başlayan başka bir şeyin ilk cümlesidir.

Elime bir kitap alıyorum. Hangi kitap olduğunun pek önemi yok. Ama içinde “Bir insanın içinde bir tek insan olmaz,” diyor mesela Oruç Aruoba. Ne çok ses, ne çok ben var içimde. Kimi zaman bir çocuk gibi heyecanlı, kimi zaman yorgun bir yolcu kadar sessiz. Kendimi anlamaya çalışırken, yıllar önce okuduğum cümleler yeniden karşıma çıkıyor; sanki onlar beni anlıyormuş gibi.

Bazı günler hayatın anlamını aramak için değil, onu sadece dinlemek için yaşanmalı gibi geliyor. Her şey aynı görünüyor ama başka hissediliyor. Bir kahve, bir kelime, bir bakış... Her şey biraz daha derin, biraz daha ağır.

Günlerin içinden geçerken, bazı şeylerin hiç değişmediğini fark ediyorum. Mesela iyi bir cümle hâlâ insana dokunuyor. Bir şiir, hâlâ içimizi titretebiliyor. Bazen yalnızca tek bir kelimeyle değişiyor içimizin havası. Ve zamanla daha az ama daha derinden konuşmayı öğreniyor insan — az kelimeyle çok yer tutan şeyleri.

Bugün, kendimle konuşuyorum biraz daha uzun. Sakin, acele etmeden. Ne geçmişin yükü ne geleceğin telaşı. Şimdide kalmaya çalışıyorum. “Zaman bir nehirdir,” diyor Borges, “beni sürükler ama ben de nehirdeyim.” Hem sürüklenen hem de akan suyun parçası olduğumu kabul etmeyi öğreniyorum.

Bazen susmak, anlatmaktan daha çok şey söylüyor. Bazen gülümsemek, bir yazı kadar derin. Bugün, sadece günlerden biri. Ama içimde, biraz daha fazla yer tutuyor. 

Her şey bir kenara dostlar, bugün benim doğum günüm. :)





3 Haziran 2025 Salı

Eşik


Bugün sahilde yürürken, burnuma çarpan tuzlu ve ılık hava, gün batımının o hafif kızıllığı, ruhu okşayan o esintinin de etkisiyle bütün bunların bir parçasıymış gibi hissettim. Ne tam uyanıklık ne de uyku hali. Zamanın yavaşladığı ve derinleştiği bir boşlukta yürür gibiydim. Düşüncelerim bana şu cümleyi kurdurdu:

"Bazı anlar insana bir rüyayı anımsatır. Gerçeğin ve rüyanın sınırında yürür gider insan" 

Bu sınır insan deneyiminin çok ilginç ve ruhani eşiklerinden biri gibi geliyor bana. Hayatın kimi anları, rüya ile gerçeklik arasındaki perdeyi o kadar inceltiyor ki bir an durup hangisinde olduğumuzu sorguluyoruz. Yani en azından bende böyle oluyor. Bu durumu Marcel Proust'un gözüyle ifade etmek gerekirse "Gerçek yaşam, uykuda yaşadığımızdır. Uyanıklık sadece bu yaşamın yorumudur."  "Kayıp Zamanın İzinde" sinde işlediği bilinç akışı bu sınırda yürüyen birinin ürünü olabilir. 

Rüyalar denince akla gelen isimlerden bir tanesi şüphesiz Carl Jung.  Ona göre bazı anların bize rüya gibi gelmesinin nedeni bilinç dışının yüzeye yaklaştığı, bastırılanın görünür olduğu anlardır. Bu tür anlarda yaşamın sıradan akışında bulunmayan bir anlam titreşimi belirir. Sanki yaşamın perde arkası bir anlığına aralanmıştır. Peki neyi aralamıştım, perde arkasından neyin izlerini bulmuştum, düşündüm durdum yol boyunca. Bir cevabı kendime dayatmadan...

Gerçek ile Rüya arasındaki bir eşlikte yürümek belki de yaşamın anlamını sorgulamanın yollarından biridir lakin bir anlam arıyor muyum emin değilim. Rüya ile gerçeklik arasındaki ayrımın belirsizleştiği anlar her ikisinin de zihnin bir ürünü olduğunu fakat bağlamlarının farklı olduğunu düşündürüyor insana. 

Edebiyat bu eşiği sıklıkla işler. Virginia Wolf "Deniz Feneri" romanında "Hayat... Bir an geçip gidiyordu. Sanki rüyadan uyanmıştı ama rüya devam ediyordu" diye yazar. Gerçeğin mutlak bir zemin olmadığı fikri modern edebiyatın sıklıkla işlediği bir konu. Buradan hareketle insanın ruh halleri, zaman algısı ve iç dünyası, gerçekle hayalin ya da gerçekle rüyanın iç içe geçtiği bir örgü içinde şekillenir. Belki de bu yüzden bedenimizle var olduğumuz bir yerden zihnimizle başka bir zamana başka bir mekana uzanabiliriz. Gündelik anların beklenmedik derinliklerinde bata çıka yol aldığımızı fark ederiz. Herkes için yaşam böyle midir bilmem lakin kimisi için ne tam gerçek ne de büsbütün düş.