Bugün gökyüzü biraz daha ağır duruyor sanki. Havanın değil, zamanın ağırlığı bu belki de. İçeride bir yerde, kimseye duyurmadan bir şey kutlanıyor. Sessizce...
Böyle günlerde insan, içini biraz daha derinden duymaya başlıyor. Günlük telaşların, seslerin ortasında bir yerde, zaman usulca yavaşlıyor. Dış dünyanın uğultusu azalırken, içte bir şey beliriyor — adı konmasa da tanıdık bir şey. Rainer Maria Rilke, “Sessizlik, varoluşun o en saf ânıdır,” demişti. Belki de bu suskunluklar, bir bitiş değil; usulca başlayan başka bir şeyin ilk cümlesidir.
Elime bir kitap alıyorum. Hangi kitap olduğunun pek önemi yok. Ama içinde “Bir insanın içinde bir tek insan olmaz,” diyor mesela Oruç Aruoba. Ne çok ses, ne çok ben var içimde. Kimi zaman bir çocuk gibi heyecanlı, kimi zaman yorgun bir yolcu kadar sessiz. Kendimi anlamaya çalışırken, yıllar önce okuduğum cümleler yeniden karşıma çıkıyor; sanki onlar beni anlıyormuş gibi.
Bazı günler hayatın anlamını aramak için değil, onu sadece dinlemek için yaşanmalı gibi geliyor. Her şey aynı görünüyor ama başka hissediliyor. Bir kahve, bir kelime, bir bakış... Her şey biraz daha derin, biraz daha ağır.
Günlerin içinden geçerken, bazı şeylerin hiç değişmediğini fark ediyorum. Mesela iyi bir cümle hâlâ insana dokunuyor. Bir şiir, hâlâ içimizi titretebiliyor. Bazen yalnızca tek bir kelimeyle değişiyor içimizin havası. Ve zamanla daha az ama daha derinden konuşmayı öğreniyor insan — az kelimeyle çok yer tutan şeyleri.
Bugün, kendimle konuşuyorum biraz daha uzun. Sakin, acele etmeden. Ne geçmişin yükü ne geleceğin telaşı. Şimdide kalmaya çalışıyorum. “Zaman bir nehirdir,” diyor Borges, “beni sürükler ama ben de nehirdeyim.” Hem sürüklenen hem de akan suyun parçası olduğumu kabul etmeyi öğreniyorum.
Bazen susmak, anlatmaktan daha çok şey söylüyor. Bazen gülümsemek, bir yazı kadar derin. Bugün, sadece günlerden biri. Ama içimde, biraz daha fazla yer tutuyor.
Her şey bir kenara dostlar, bugün benim doğum günüm. :)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder