Bu ara hep bir ağıt gibi yaşıyorum dedim kendi kendime. Neşenin ya da umudun yokluğu, gürültülü bir kayıp gibi değil; daha çok sessiz bir sızı, hayatın kulak verince duyulan ince uğultusu. Sanki günler, omuzlarımdan kayıp yere düşen solgun bir atkı gibi; kimse fark etmiyor ama ben hissediyorum. İnsan böyle zamanlarda kendine bile yabancılaşıyor. Kendi adını fısıldasan, boş bir odada yankılanır da bir an kime seslendiğini anlamazsın.
Bazen pencereden dışarı bakıyorum. Karşı apartmanın balkonunda bir saksı çiçeği kurumuş, kimse farkında değil. Gökyüzü, bir camın arkasında bekleyen ışık gibi; ağlamıyor ama gülmüyor da. Tam olarak bu: hayatın donuk, sessiz bir ağıt halinde üstüme kapanışı. Ve garip olan, insan bu sessizliği bazen seviyor. Çünkü ağıt, umudun eksikliğinin sesi değil sadece; aynı zamanda bir hatırlatma, bir özleyiş. İçimde hâlâ bir yerlerde umut taşıyabilmenin özlemi var.
Geçen gün, tesadüfen yeniden izledim Krzysztof Kieślowski’nin Three Colors: Blue filmini. Julie, büyük kaybının ardından Paris sokaklarında yürüyordu; ne bir konuşma, ne bir müzik… Sadece ıslak kaldırımlarda yankılanan ayak sesleri ve maviye gömülmüş bir şehir. O sahnede, insanın hayata sessiz bir ağıtla tutunuşunu gördüm. Filmdeki her boş sokak, sanki insanın içindeki boşluğun aynası. Umudun yokluğu orada bir karanlık değil, bir durgunluk. Sanki hayat, sesini kaybetmiş ama hâlâ nefes alıyor gibi. Julie’nin sessiz yürüyüşüyle kendi hayatım arasında görünmez bir bağ kurdum; ikimiz de, kimseye söylemeden, içimizde bir ağıtı taşıyorduk.
Dışarıdan bakınca hiçbir şey olmamış gibi; hayat devam ediyor, insanlar marketten ekmek alıyor, tramvay duraktan geçiyor. Ama içeride, görünmeyen bir ağırlık var. Rüzgâr gibi; sessiz ama sürekli. Bazen düşünüyorum: Umut da belki böyle bir şeydi. Bir zamanlar içimde esen, beni yerimden kaldıran, kendiliğinden gelen bir esinti. Şimdi durulmuş, uzaklaşmış. Onu taşıyabilmeyi özlüyorum.
Yine de bu hâl, bana tamamen karanlık gelmiyor. Çünkü ağıt, ölü bir şeyin sessizliği değil; hatırlayan bir sessizlik. İçinde hâlâ bir yankı, bir çağrı var. İnsan, umut taşıyamadığında bile, bir gün tekrar taşıyabileceğine dair hafif bir sızı hissediyor. Belki de bu yüzden, ağıtın içinde yaşarken bile hayatı izlemekten vazgeçmiyorum. Balkonlardaki çiçeklere, sokağın köşesinde duran paslı bisiklete, akşamüstü gölgelerine bakıyorum. Çünkü biliyorum, umut bazen böyle sessizce geri döner; önce bir görüntüde, sonra bir kokuda, sonra farkına varmadan kendi içinde.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder