12 Eylül 2025 Cuma

Güneşi Beklerken

 

Bazen insan kendi bedenine bile yabancılaşır. Aynaya baktığımızda orada görünen yüz tanıdık gelir ama aynı zamanda kimsesizdir, renksizdir. Hayatın telaşı içinde, başkalarına yetişmekten kendine yetişemediği günlerde, kendi teni bile kendisine ait değilmiş gibi gelir. Belki de bu yüzden sokaklarda yürürken, adımlarının sesi kulağına yabancı gelir; şehir de tıpkı kendisi gibi biraz sahici, biraz da eksiktir.

Aslında mesele yarın değildir. Çünkü yarın hiçbir zaman bugünkü kadar kesin değildir. İnsan hep bekler; daha iyi bir sabahı, daha parlak bir günü, belki güneşin yeniden içini ısıtacağı bir zamanı. Oysa beklemek dediğin şey, bugünü yarının ipoteğine bırakmaktır. Hayat, sessizce akar; bizse bir sonraki durağa gözümüzü dikeriz, sanki orada bir kurtuluş, bir ışık, bir kesinlik varmış gibi. Ama çoğu zaman olmadığını öğreniriz.

Zihnimizin derinliklerinde neyin saklandığını çoğu kez bilmeyiz. Kimi zaman kaygı, kimi zaman kırgınlık, kimi zaman da söylenmemiş cümleler, dile gelmemiş sevgiler. İnsan, içindeki karanlığın sonunu merak eder; ama karanlıkların çoğu bitmez, sadece kabullenilir. Bir gece yarısı oturduğu odada, ışık kapalıyken kendini dinler ya insan: o sessizlikte en çok hangi kelime yankılanıyorsa, işte onunla yüzleşir. Ve anlar ki aslında hayat, gizlemekle anlatmak arasında ince bir çizgide yürür.

Bir gün kaybettiklerini düşünür; dostlukları, sevgiyi, zamanı. Dünya bir çadır gibidir; geçici, incecik bir kumaşın altında yaşadığımız kısa bir serüven. O çadırın yerini, yönünü, rengini kaybettiğinde geriye sadece beklemek kalır. Beklemek, ama neyi? Bazen bir işareti, bazen sıcak bir eli, bazen de sabahı.

Ve güneşi beklemek, aslında hepimizin ortak hikâyesi değil midir? Çocukken daha hızlı büyümeyi, gençken daha parlak bir geleceği, yetişkin olduğunda daha sakin günleri beklemek… Ömür, bekleyişlerin toplamı gibi görünür. Ama beklerken, yaşamanın asıl kendisini kaçırırız. Çünkü güneş hep vardır aslında; sadece gözlerimizi kapatmışızdır, bulutların arkasına gizlenmiştir ya da biz kendi gölgemizi büyütmüşüzdür.

Bedenlerimiz yorgun, ruhlarımız eksik olabilir. Şehir gri, günler renksiz olabilir. Ama hayat, eksikliğiyle de sahicidir. Bazen bir sokakta yürürken karşına çıkan yabancının bakışı, bazen bir şarkının ilk notası, bazen hiç hesapta olmayan bir gülümseme insana hatırlatır: güneş oradadır. Onu beklerken, farkında olmadan yaşar. 

Hayat, hep yarına ertelenmeye çalışıldığında içi boşalıyor. Oysa her şeyin cevabı bugünde gizli. Şimdi atılan bir adımda, alınan nefeste, düşünülen cümlede. Belki de güneşi beklemek değil mesele; beklemeyi bırakıp gözlerini açmak, içindeki ışığı fark etmektir. Çünkü kaybettik dediğimiz şeyler, çoğu zaman sandığımız kadar uzak değildir. Onlar, yaşadığımız anda, bizimle beraber oradadır.

Belki de hayatın asıl şiiri burada başlar: beklemeden, ertelemeden, yarına yüklemeden. Güneşi bulmak için göğe bakmaya gerek yoktur her zaman. Bazen güneş, dostunun sesinde, annenin kahkahasında, bir çocuğun oyununda, sevdiğin insanın gözlerinde saklıdır. Bazen de kendi içinde, derinlerde bir yerde…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder